HAKKINDA YAZILANLAR

1-KİTAB-I GÜL: İsmail Hakkı Toprak Hazretlerinin hayatta kalan tek mahdumları Mehmet Kazım Toprak tarafından kaleme alınarak yazılmış bir eserdir.İsmail Hakkı Toprak  Hazretlerinin hayatına,tasavvufi yönüne,menkıbelerine ışık tutan ve aynel yakin olayları yaşamış kişi tarafından yazılan bir eserdir.




2-ÇEŞİTLİ GAZETE VE MATBUATTA YAZILANLAR

                                                    İSMAİL EFENDİ

                                                                                                          Av. Yavuz Bülent BAKiLER

İsmail Efendi Hakk'ın rahmetine kavuştu. Sivas, O'nun şahsında çok şeyler kaybetti. O, bir tesbihin imamesi gibiydi: Toplayıcı, yapıcı, güzelleştirici ve huzur verici bir şahsiyeti vardı, islama yakın ve bağlı olanlar hariç tutulursa, denilebilir ki; Onun bu şehirde hiç bir yakını yoktu. Aynı şekilde islam düşmanları hariç tutulursa, Onun bu şehirde hiç bir düşmanı da yoktu. Kanunlar çıkarılmıştı. Hiç kimse, "bey, efendi, ağa, paşa" gibi, bu milletin ruhunda, dilinde, edebiyatında yer eden kelimeleri kullanamıyacaktı. Bu garip, bu acaip kanuna rağmen, O, bu şehirde ve bütün çevre vilayetlerde yarım asrı aşan bir süre içerisinde, hep "efendi" olarak bilindi, hep "efendi" diye kendisine hitap edildi.

Yakınları arasında, O'nun bir tek cümlesi, bir ceza hakiminin veya bir hukuk hakiminin hükmünden daha tesirli olurdu. Bir yoksulun giydirilmesi, bir düşkünün kalkınması, ecdad yadigarı bir eserin korunması veya yeni baştan onarılması, bir kültür müessesesinin kurulması, O'nun uzatacağı parmağa ve söyleyeceği bir tek cümleye bağlıydı. Kanunla, zorla, zulümle, tehditle değil, faziletiyle ve efendiliğiyle yapıyor, yaptırıyordu.

Kendisini ilk görüşüm galiba ilkokul tahsilimin ilk yıllarında olmuştu. Babam elimden tutarak beni O'na götürmüştü. Bir büyük odada, edebiyle oturan insanlar arasına ben de diz çökmüştüm. Orada nasıl bir sohbet yapıldığını şimdi bir tek cümle bile olsun hatırlayamıyorum. Sonra aradan 8-10 yıl geçti. Babamın Gaziantep'e tayini çıkınca bizi uğurlamaya gelmişti. Üçüncü bir defa görmedim. Ben siyasi bir takım çekişmelerin içerisine girince ziyaretine özellikle gitmedim, gidemedim. Böyle olmasına rağmen çok ilerici bir İstanbul gazetesi O'nu ve beni Sivas'ta nurcu medresesinin şeyhi olarak gösterdi. Hâlbuki merhum İsmail Efendi Nakşibendi tarikatına mensuptu. Gösterişten ve hatta sesli ibadedden tamamen uzak, münzevi, sessiz, sakin hayat yaşıyordu. Benim şeyhliğim ise, en ahmak insanların bile inanmıyacağı bir uydurmadan ibaretti. Bu safsataya inanan sadece solcular oldu.

İsmail Efendi halkasına dahil olan çok müminler tanıdım. Temiz, terbiyeli, inanmış, namuslu ve çalışkan insanlar ... Bir ayak üstünde bin bir yalan söyleyen, riyakar ve sahtekar insanların cemiyetimizin huzurunu alt-üst ettikleri bir devirde İsmail Efendilerin kaybı, teessürümüzü daha da arttırıyor.

Manevi yapımızın mimarlarından biri daha toprağa düştü. Allah Rahmetini üzerinden ve üzerimizden eksik etmesin.

                                                                    HİZMET GAZETESİ· 4 Ağustos 1969· Sivas

 

 

                                      iHRAMCIZADE'NiN VAKFA HİZMETLERi

                                                                                                                       Ali Şahin CANOZAN                          

Bazı insanlar vardır ki, kutup yıldızı gibidirler, niceleri böyle insanlara bakarak yollarını düzeltirler. Topluma hizmeti vicdanı bir görev sayanlar, hem kendilerine hem de çevresindekilere faydalı olanlar, her devirde çok az bulunur. İşte böyle az bulunan bir kâmil kişi tanıdım ki, sanırım bu zatı siz okuyucularım da tanırsınız. Sadece, Sivas'a değil, Türkiye'nin birçok yerine çeşme, camii, köprü yapılmasına öncülük eden İhramcızade İsmail Hakkı Toprak'tan bahsediyorum. Bu zat soyadı gibi alçak gönüllü, bilgisi arttıkça gururu eksilen bir insan-ı kâmil idi.

1964 yılının temmuz ayı idi, gününü hatırlayamıyorum. Yeni çarşı’da şimdi belediye otobüslerinin kalktığı yerdeki Çorapçı Hanı'nı Sivaslı olanların çoğu bilirler. Bu ahşap bina içinde bir oda var idi ki, buraya "vekale" derlerdi. İhramcızade'yi ilk defa işte bu binada gördüm. Orta boylu, beyaz benizli, kemerli burunlu, aksakallı bir gönül tabibi idi. Sessizce içeriye girdim, selam verdim bir kenara oturdum. Burada bir düzine yaşlı kişi halka şeklinde oturmuşlardı. Gençlik duygularım beni meraktan meraka sürüklüyordu. Bu adamlar ne maksatla burada toplanmıştı? Biraz sonra zihnimdeki düğüm çözülüverdi. Zira Ihramcızade bir baş işareti yaptı, oturanlardan Hacı Bekir Emmi dedikleri zat elini kulağına attı, yanık bir sesle söylemeye başladı:

"Sakiya, camında nedir bu esrar?

 Kıldı bir katresi mestane beni.

 Şarab-ı Ialinde ne keyfiyet var?

Söyletir efsane efsane beni.

 

Bakmazlar dertliye algındır diye

Hakikat Bahrine dalgındır diye

Bir saçı leylaya vurgundur diye

Yazmışlar deftere divane beni."

Bu güzel parça, hem dinleyeni hem de söyleyeni derinden etkiledi. Oturanların gözleri nemlendi, baktım bazılarının yanaklarından yaşlar süzülüp gidiyordu ve sonra gönül incileri peş peşe dizildi. Niyazi Mısriden söylüyorlardı:

"Gel ey bad-i Saba haber ver bize canan illerinden ... "

 Yine sıra berber Hacı Bekir'e geldi, aşk ile vecd ile bir dahi söylemek düştü;

 

"Seni ben severim candan içeri,

 Yolum vardır bu erkandan içeri.

Beni bende demen bende değilim.

Bir ben vardır bende benden içeri

Yunus'un sözleri hundur ateştir.

Kapında bir kuldur senden içeri.

Elbette dertli olan derman arar derdine. Lakin nerede ne arayacağını bilmeyenler boşuna zahmet çekerler. Böyle yanlış anlayışlar insanı şaşkına çevirir. Niyazi Mısri bu gerçeği şah damarından yakalamıştır:

 

"Derman arardım derdime.

Derdim bana derman imiş.

Burhan arardım aslıma.

Aslım bana burhan imiş.

 

Sağı solu gözler idim.

Dost yüzünü görem deyu.

Ben taşrada arar idim.

Ol can ,içinde can imiş.

                                                                                                                                  “REVAK/91”

                                                 

 

 

                                            SAHABE'DEN GÜNÜMÜZE ALLAH DOSTLARI

                                                                                                                                                     

                                                                                                     Doç. Dr. Ethem CEBECiOGLU

"Mademki Âdem, her biri bir âlem"

İcazet aldığında, başına sarık sarmaya başlayan İsmail Hakkı Toprak'a bir gün babası, "Oğlum İsmail, sen sarık ol" diye telkinde bulununca, işin özünü kavrar ve bir daha sarık sarmaz. İsmail Hakkı Toprak, "Eğri ayağa göre eğri ayakkabı yaparız" demesine rağmen 38 günlük bir hapis hayatı yaşamıştır (1938).

Oğlu Kazım Toprak'ın bir çocuğu olmuş, adını şeyhinin adı olarak tespit ederek Mustafa Haki koymuştu. İsmail Hakkı Toprak, şeyhine duyduğu vefa hissiyle, bu torunu ne zaman yanına gelse ayağa kalkardı.

İsraf konusunda çok duyarlı idi. Sigara içen bir ihvanına, "Ya bizi ya da sigarayı terk edersiniz" derdi.

Ehli-i Beyt'e âşık idi, onlara saygı gösterirdi. Sünnete son derece bağlıydı. Sevenlerinin anlatlığına göre devlete karşı değil, kötü yönetime (düzene) karşıydı. Devleti savunur, rejimin ıslahı için dua ederdi.

Bir şiiri:

Katremizden hisse al bikarı  derya olmuşuz,

Cümle halka bir bakışla çeşm-i bina olmuşuz.

Gerçi zahirde lisan-ı nas ile güftarımız

Mana yüzünden soyunub hep muarra olmuşuz.

 

Validem merhüme açmıştı bize bir kutlu fal

Ravza-i Paki ziyaretle demişti; Ey Kerimül müteal

Bu habibin hürmetine ver bana bir ferzendi bi-melal

Andan aldığı libası bunda iksa olmuşuz.

                                                                                                          ŞULE YAYINLARI

                                               

 

 

                                                         "EFENDİ  HAZRETLERİ"

                                                                   

                                                                                                                 Ahmet Turan ALKAN

Yüzlerinde, alınlarında gözlerinde ve ellerinde huzur denilen şeyi gezdiren, dinlendiren, misafir eden ve sonunda onu bir şahsiyet çizgisi haline getiren insanlar gelirdi o eve ve yine kavgasız, barışık ve her şeyle dost bir haletle evden ayrılırlardı; yüzlerinde biraz daha ışık ve duru gözlerine oturmuş sevgi parıltılarıyla. Çocuktum ama anlıyordum: Bunlar "ihvan"dı. 60'lı yılların "ihvan, tekke, derviş, şeyh, dergah" gibi kelimelere hayli sert ve soğuk nazarlarla bakan resmi tutumu, ihvan'ı da Hasan Sabbah’ın Alamut Kal'ası'nda afyonlu şerbetlerle cezbederek kendine benzettiği tehlikeli militanlar gibi gösteriyordu. Çocuktum ama anlıyordum; bunlar muhabbetle lebaleb dolu, gözlerine bakınca yüreğinin derinliğini görebileceğiniz kadar berrak insanlardı. O eve muhabbetle gelir ve daha ziyade bir muhabbetle giderlerdi. Bunlar "ihvan"lardı. Bu ev bir "tekke" idi. Bu tekkenin bir şeyhi, ihvanlarının diliyle "şah"ı vardı; ihramcızade İsmail Hakkı Efendi'ydi ve ben çocuktum.

Gözleri iriydi, maviliğinde gri bulutlar geziniyordu. Gözleri, yuvasına sığmıyor gibi dışarı taşmıştı. Hep munis bakıyordu. Muhabbet dedikleri şey, "Efendi Hazretleri”nin gözlerinden o gözlerden yayılıyordu. Ufak tefek, kamburu çıkmış, kısa beyaz sakallı, kırpık bıyıklı, alt dudağı bariz derecede etli, iri kemerli burnu ile dikkat çeken ve güzelliğini fizik unsurlarıyla inşa etmeden de güzel bir ihtiyardı. Ah, o çok ihtiyardı, ben çocuktum. Evde olduğu zaman, onu dilediğim an görebilme imkanım vardı ama ben çocuktum; konuşamadık. Benim sorularım belirginleştiğinde o çoktan dar'ı beka’ya yürümüş gitmişti. Sorularım ise hala bende duruyor.

Yaz-Kış kasketle dışarı çıkardı, yaz-kış mevsimine göre gri ya da siyah pardesü giyerdi.

Kuşluk vakti ya da öğleden sonra "vekale"ye gitmek üzere"dışarı çıkacağı zaman, bir koşu dışarı çıkar, fayton çevirir, uzun bahçeyi koşarak içeri geçip haber verir, kapısını açardım. Başımı okşar, iltifat eder ve daima takım giydiği elbisesinin yelek cebinden sarı bir yirmi beş kuruş çıkarır, bahşiş verirdi. Hayır, yirmi beş kuruş değildi, iki buçuk liraydı: Daha üç-beş saniye bile geçmeden o sarı yirmi beşlik, "Efendi Hazretleri”nin ardı sıra gölgesini bile incitmekten çekinerek yürüyen ihvanları tarafından daha büyük küpürlere tahvil olunurdu. Ben bire on kazanan bir karaborsacı kadar memnun olurken, ihvanlar da efendi hazretlerinin elinden çıkmış bir aziz hatırayı edindikleri için sevinirlerdi. Ve o sevinci ben sarı leblebiye, mavi bilyeye, yeşil plastik toplara ve kül rengi sinema biletlerine çevirirdim.

"Vekale" çarşı içinde, Çorapçı Hanı’nın üst katında iki göz odaydı. Yaz-kış demeden uzaklardan kopup gelen "ihvanlar" orada iaşe edilir, orada efendilerinin sohbetlerini "samiin" sıfatıyla dinlemek saadetine erişirler ve orada aynı sofranın etrafında, tekkenin koca mutfağında. koca kara kazanlarda pişmiş tekke aşının lezzetine varırlardı. Hanım ihvanlar ise eğer uzak yerlerden gelmişlerse bir kaç günlüğüne tekkede barınırlardı.

Tekke, Örtülüpınar Mahallesi'nde Taşlı Sokak'la Hasanlı Sokağı'nı kavuşturan parselin orta yerinde iki katlı, kocaman bir evdi. Bahçesinde elma ağaçları vardı. Kayısı, armut ve erik ağaçları vardı ve her sene ancak üç-beş gün saltanat süren leylak ağacı vardı ve leylak "Efendi Hazretleri”nin odasının penceresine bakardı. Ben çocuktum; tekke, bahçesinden çatı arasına, odunluğundan "Efendi Hazretleri”nin yatak odasına kadar benim oyun sahamdı ve evimiz tekkenin tam karşısındaydı.

İkinci katta "büyük oda" vardı. Büyüktü, bazı geceler ihvanlar orada toplanır, tek kelime etmeden, çıt çıkarmadan efendilerinin etrafında oturur zikir ederlerdi. Nakşı idiler, sükuti dervişler idiler. Büyük odanın duvarında bir eski zaman ressamının elinden çıkma, "Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere" resmi asılıydı. Kapının hemen sağında büyük camekanlı bir kitaplık vardı. Kitaplıkta o zaman bilmediğim, anlamadığım, okuyamadığım eski yazılı meşin ciltli kitaplar vardı, "Efendi"nin kitaplığı idi. O okurdu. Sadece ehli gönül değil, ehli kalem idi. Bu hükme 15 Rebiülevvel 1347 tarihinde şeyhine hitaben kaleme aldığı şu satırlar şahittir:

" ... İşte bu tesirin icra-yı ahkâmından olmalıdır ki, sizi hiç unutamam; aks-i timsalinizi gözlerimden ve sur-i hayalinizi gönlümden çıkaramam. Her nerede bir çeşm-i siyahın füsunkâr bakışını görsem yüreğim çarpar ve dide-i kalbim size bakar. Bu zevk ile geçirdiğim günleri geleceğe değişmem ( ... ) Ey name! .. Git, mazhar-ı füyazat-ı âlem olan bir paye, yed-i kemal-i tazim ve muhabbetle hal-i pürmelâlimi Hazret-i Baha'ya huzuren arzet. De ki:

Sizin nazarınızdan şah-ı raha yol gider ... "

Şeyh ile ihvan arasındaki gönül alakaları, çocukluk muhayyilemin kavrayışından çok uzaklardaydı ama bu alakanın hâsılını çocuk da olsanız elle tutabilir, gözle görebilirdiniz: Muhabbetti! Tekkenin kireç sıvalı duvarlarında, bahçe içindeki ince beton yolun en başında, meyvesini ancak Eylüllerde teslim eden taş armutta, ihvanların çehresinde ve "Efendi Hazretleri”nin her haletinde titreşen, ince bir buğu gibi tabahhur ederek atmosfere yayılan, tekkeyi (uzaktan ya da yakından) istintak eden "siyasi memurları" son derece efendi ve hürmetkar davranmağa mecbur eden muhabbetti. Muhabbetin sıklet merkezi, iri gözlerinin maviliğinde gri bulutlar gezindiren "Efendi Hazretleri”ydi. Onun bilgisi tahtında duran kimya, sıradan insanları; berberleri, kundura tamircilerini, çiftçileri, ümmi ev hanımlarını, memurları gözbebeklerinde "muhabbeti" büyüten olgun insanlar haline getiriyordu. Yıkıldı, tükendi diyeceğiniz insanları bu kimya ile ihya ediyordu; insanları güzelleştiriyor, ayakta tutuyor ve her şeyle barıştırıyordu. Onun çevresinde kavga yoktu. Çocuktum ama anlıyordum.

Bir gönül neşe’siyle "Efendi"yi şiirin mücerret gökyüzünde gezindiren de, o "muhabbet"

dedikleri şey olmalıydı.

"Gönül dilberdedir elhamdülillah

 Leb-i kevserdedir elhamdülillah

Ne ferzendü zen ister ne tertib

Ne sim-ü zerdedir elhamdülillah. ..

Belki çayı çok sevdiğinden olsa gerek, bütün Nakşî dervişanı çaya aşıktı. Sıcak yaz günlerinde ara sıra efendi hazretleri ihvanı toplar. Yukarı Tekke dibindeki mesire yerine "sahra"ya gidilir, bir at arabasına kilimler, seccadeler, halı, yastık ve minderler yüklenirdi. Böyle günlerde pirinçten mamul devasa bir Rus semaveri mutlaka yükün başını çekerdi. Efendi Hazretleri, çayı açık ve şark taraflarında "kıtlama" tabir edilen tarzda içerdi. Kelle şekeri denilen topak kesme şeker bir çay tabağına kırılır, doyuncaya kadar üzerine limon sıkılır ve çaya şeker atmadan, bir ondan bir bundan çayın lezzetine varılırdı. Ben, aynı çay muhabbetini hanım meclislerinde de gördüm. Cennet-mekân "Hala"mın yanık sesiyle orta yerde etrafa nefis çay rayihası salan semavere karşı okuduğu "ilahi" hala kulaklarımdadır.

Sonraları öğrendim ki ihvanlar çay içip "demlenirler ve çaya "küçük derviş" derlermiş. Bugün zihnimde bir bardak limonlu çay ve üzerinde buğusu tüten, bağrı ateşle yanan her semaver, o güzel insanların meşreplerinden tedai olunmuş sevimli bir rumuzdur.

60'lı yılların Sivas'ını inşa eden beşeri çizgilerden belki de en mühimi, İhramcızade Şeyh İsmail Efendi'nin etrafında dönüp duran bir manevi iklimdi. "Efendi"nin Hakk'a yürüdüğü gün o âlem de göçüverdi. O gün ilk defa "ihvan"ın çevresinde yeis gördüm; onlara dünya ve ukba'yı yorumlayıp anlatan mihveri kaybetmişlerdi. İmamesi kaybolmuş, ipi kırılmış bir tespih gibi dağılıverdiler. İnhitat, az zaman geçmeden tekkenin duvarlarında bile derin izler bıraktı: Bahçe tar-ü mar oldu, sıvalar çatlayıp döküldü, ihvanların müeddep ayak sesleri hafifledi ve bir kaç yıl sonra tekke işbilir müteahhit esnafının dar hayalhanelerinde dört katlı bir apartman bloğuna dönüşüverdi.

Şeyh öldü, tekke yıkıldı, ihvan dağıldı. Ve ben hala çocuktum.

                                                                                                             

                                                                                                                 “ALTINCI ŞEHİRDEN”